İndirimin uygulanabilmesi için toplam sepet tutarı, indirim tutarından yüksek olmalıdır.
Sepet tutarınız (kargo hariç):
İndirim tutarı:
Eklenmesi gereken min. tutar:
Ücretsiz kargo uygulanabilmesi için indirim sonrası toplam sepet tutarı, ücretsiz kargo limitine eşit veya yüksek olmalıdır.
Sepet tutarınız (kargo hariç):
Ücretsiz kargo limiti:
Eklenmesi gereken min. tutar:
Aşkına Esir
80
TL
“Taha’yı İstanbul’a yollamanıza gerek yok,” dedi yavaşça. “İstanbul’daki en iyi profesör kimse, onu buraya getirteceğim. Tedavisi neyi gerektiriyorsa o olacak. Kardeşinin tüm tedavi masraflarını ben üstleneceğim.”
Simay, duyduklarını idrak edemiyormuş gibi boş, yaşlı gözlerle Asaf’ın keskin profiline baktı. Kafası o kadar karışıktı ki, bu cümlenin altında yatan anlamı çözemiyordu. Gözlerini adamın sert çene hatlarında gezdirdi.
“Sen mi?” dedi pürüzlü, ağlamaktan yorgun düşmüş bir sesle. İnanamıyordu. Gözlerini kısıp, adama sanki uzaylıymış gibi baktı. “Neden? Sen... Sen bir adamı pazarın ortasında döve döve sürükleten adamsın. İnsanlara zulmeden, sadece güçten ve korkudan anlayan bir zorbasın. Neden benim, hiç tanımadığın birinin hasta kardeşine yardım edesin ki?”
Simay’ın bu sözleri, Asaf’ın kibrine yapılmış ağır bir saldırıydı normalde. Fakat Asaf sinirlenmedi. Aksine, başını yavaşça Simay’a doğru çevirdi. O karanlık, dipsiz kuyu gibi olan gözleri, kızın o şişmiş, perişan ama hala önyargıyla parlayan ela yeşil gözlerine kilitlendi. Adamın yüzünde hiçbir duygu yoktu; ne acıma, ne merhamet, ne de öfke. Sadece salt, hesapçı bir ciddiyet vardı.
Asaf, gözlerini kırpmadan, o dudaklarının kenarındaki tekinsiz kıvrımla cevap verdi.
“Ben tüccarım küçük hanım, iyilik meleği değil,” dedi sesi fısıltıya yakın ama bir o kadar da tehlikeliydi. “Bu topraklarda hiçbir şey karşılıksız yapılmaz. Ben bugün o çocuğu kurtarırım...” Asaf hafifçe Simay’a doğru eğildi, aralarındaki mesafe daraldığında nefesi kızın tenine çarpıyordu. “...Belki bir gün, senin de bana çok büyük bir yardımın dokunur.”
Simay, duyduklarını idrak edemiyormuş gibi boş, yaşlı gözlerle Asaf’ın keskin profiline baktı. Kafası o kadar karışıktı ki, bu cümlenin altında yatan anlamı çözemiyordu. Gözlerini adamın sert çene hatlarında gezdirdi.
“Sen mi?” dedi pürüzlü, ağlamaktan yorgun düşmüş bir sesle. İnanamıyordu. Gözlerini kısıp, adama sanki uzaylıymış gibi baktı. “Neden? Sen... Sen bir adamı pazarın ortasında döve döve sürükleten adamsın. İnsanlara zulmeden, sadece güçten ve korkudan anlayan bir zorbasın. Neden benim, hiç tanımadığın birinin hasta kardeşine yardım edesin ki?”
Simay’ın bu sözleri, Asaf’ın kibrine yapılmış ağır bir saldırıydı normalde. Fakat Asaf sinirlenmedi. Aksine, başını yavaşça Simay’a doğru çevirdi. O karanlık, dipsiz kuyu gibi olan gözleri, kızın o şişmiş, perişan ama hala önyargıyla parlayan ela yeşil gözlerine kilitlendi. Adamın yüzünde hiçbir duygu yoktu; ne acıma, ne merhamet, ne de öfke. Sadece salt, hesapçı bir ciddiyet vardı.
Asaf, gözlerini kırpmadan, o dudaklarının kenarındaki tekinsiz kıvrımla cevap verdi.
“Ben tüccarım küçük hanım, iyilik meleği değil,” dedi sesi fısıltıya yakın ama bir o kadar da tehlikeliydi. “Bu topraklarda hiçbir şey karşılıksız yapılmaz. Ben bugün o çocuğu kurtarırım...” Asaf hafifçe Simay’a doğru eğildi, aralarındaki mesafe daraldığında nefesi kızın tenine çarpıyordu. “...Belki bir gün, senin de bana çok büyük bir yardımın dokunur.”
Bu ürün dijital ortamda teslim edilir.

